oruç tutarken dikkat

Yazan: sessizce 04 Ağustos 2010  
Kategori: Sağlık

Sıcak havada oruç tutulurken günlük su ihtiyacının tamamının sahurda alınmaya çalışılmaması gerektiği bildirildi.Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mehmet Akman, yaptığı açıklamada, yazın oruç tutmanın özellikle sıvı ihtiyacı açısından bazı sorunlara neden olabileceğini söyledi.Bir insanın günlük sıvı ihtiyacının 2-2,5 litre olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Akman, ramazan ayında da bu miktarda sıvı tüketilmesine özen gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Akman, ramazan ayının yaz mevsiminin sonuna denk gelmesi nedeniyle kronik hastaların da doktor kontrolünde oruç tutmalarını tavsiye etti.Sıcak havanın etkili olduğu bugünlerde su tüketiminin büyük önem taşıdığını kaydeden Akman, ”Günlük su ihtiyacının tamamı sahurda alınmaya çalışılmamalı. Sıvılar, iftardan itibaren yavaş yavaş alınmalı” dedi.Sıcak nedeniyle sıvı kaybedenlerde bazı mineral kayıpları da olabileceğini bildiren Akman, ”En büyük kayıp sodyumda ortaya çıkar. Bu yüzden sıcakta çalışanlar ve aşırı terleyenlerin kaybedilen sodyumu almaları için iftarda tuzlu ayran içmelerini öneriyoruz. Ramazanda su tüketimi ve kaybı hayati önem taşıyor. Sıcaklarda fazla su kaybı, hayati açıdan olumsuz sonuçlar doğurabilir” dedi.Sahurun en önemli öğün olduğunu ifade eden Akman, ‘’sahurda ne kadar çok yenirse gün içinde o kadar az acıkılır” anlayışının yanlış olduğunu belirtti. Besin öğelerinin iftardan sahura kadara azar azar ama sık alınması gerektiğini vurgulayan Akman, şunları kaydetti:”Ramazanda en çok karşılaşılan sorun kabızlıktır. Bu nedenle iftardan sahura kadar olan sürede azar azar ama sık lifli gıdalar tüketilmeli. Meyve olarak bu dönemde üzüm, erik, kavun ve karpuz yenebilir. Tahıl olarak da genellikle kepekli ekmek, bulgur ve kabuklu pirinç tüketilmesi kabızlık tehlikesini ortadan kaldırabilir. Bunların yanı sıra sindirimi kolaylaştıran yoğurt ile ana yemekte sebze tüketilmesi ramazan ayında sindirim bozukluklarının önüne geçebilir.”İftarda az ve hafif yiyecekler yenmesini öneren Akman, yemeğe hafif bir yiyecekle başlanmasını, 15-20 dakika ara verilerek devam edilmesini önerdi.İftarda tuz, şeker ve kızartmadan uzak durulması gerektiğini belirten Akman, şöyle konuştu:”Sıcaklara bağlı olarak yaşanacak terleme nedeniyle ortaya çıkacak fosfor kaybını gidermek için kırmızı et yerine balık eti tüketilebilir. Sahurda daha çok yumurta, peynir, süt, yoğurt gibi proteinli gıdalar tüketilmeli. Bu besinler gün boyu kişinin ihtiyaç duyacağı enerjiyi karşılayacaktır. Ayrıca bu gıdalar kişinin günlük ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineraller açısından da zengindir.”

yemekde hafif müzik dinleyin

Yazan: sessizce 04 Ağustos 2010  
Kategori: Sağlık

Yemek yeme alışkanlıklarımızın yiyeceğe karşı duyulan biyo­lojik gereksinmeyle az da olsa ilgisi vardır. Kendi rahatlığımız ve tembelliğimiz gibi nedenlerden ötürü belli bazı yiyecekleri tüketi­riz. Gereksiniminiz olan yiyeceklerden kendinizi mahrum etmeden aşın yemek yeme alışkanlığınızdan kendinizi arındırın. İşte bunun­la ilgili güçlü bir strateji: Yemeklerinizi yerken hafif müzik dinle­yin, böylelikle daha uzun sürede yersiniz ve bunun sonucunda da daha az yemiş olursunuz.

John Hopkins Üniversitesi araştırmacıları müziğin yemek yeme hızını etkilediğini ortaya çıkarmışlardır: ortalama hızda yemek yiyen bir kimsenin hızlı müzik eşliğinde dakikada beş lokma, müzik dinlemeden yediğinde dakikada dört lokma, hafif mü­zik dinlediğindeyse üç lokmada yediği saptanmıştır.

kansere çözüm bulundu

Yazan: sessizce 04 Ağustos 2010  
Kategori: Sağlık

Deneme aşamasındaki yeni bir kanser aşısı, farelerde meme kanserinin en tehlikesini yok etti.

Amerikan “Cancer Research” dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, aşı hücrenin normal büyümesine yardımcı olan HER2 proteininin arttığı en tehlikeli meme kanserini tamamen yok etti. Bu da, aşının bilahare kadınlarda kanser tedavisinde kullanılabileceğini gösterdi. HER2 proteini, meme kanserine yakalanan kadınların aşağı yukarı dörtte birinde görülüyor.

Tümörlü hücrelerin tekrar ortaya çıkmasını da önleyen ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi esasına dayanan aşının, sağlıklı kadınlarda da meme kanserinin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla kullanılabileceği belirtildi.

Araştırmayı yürüten Mişigan Üniversitesi uzmanlarından Dr. Wei-Zen Wei, aşının bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi esasına dayandığını kaydetti. Wei, “bağışıklık sisteminin, HER2 proteini reseptörlerine karşı çok sert tepki verdiğini gözlemledik. Aşı, bugünkü ilaçlara direnç gösteren tümörlere karşı da işe yaradı” ifadesini kullandı ve aşının, ilaç tedavisi ihtiyacını ortadan kaldırabileceğini vurguladı.

Aşı, HER2 proteinini üreten genlerden ve bir bakteriden alınma inaktif bir DNA molekülüne (plazmid) entegre edilmiş bağışıklık sistemi uyarıcısından oluşuyor. Bu “plazmid” kendini kopyalayarak çoğalma yeteneğine sahip bulunuyor.

Doktor Wei’ye göre, yan etkisi de olmayan aşı, bağışıklık sistemindeki T hücrelerine, kanser hücrelerine nasıl saldırması gerektiğini öğreti

burnunuzu yavaş silin

Yazan: sessizce 04 Ağustos 2010  
Kategori: Sağlık

Burun silme, insanın büyürken vazgeçmesi gereken alışkan­lıklarından biridir. Çocukluğunuzda belki de ebeveyniniz burnunu­zu silmeniz için sizi desteklemiştir. Aslında burnunuzu yavaş silme­nizin bir sakıncası yoktur, yeter ki olanca gücünüzle sümkürmeyin.

Virginia Üniversitesi’nden bazı bilim adamları nezle olan in­sanlar sık sık sümkürdüklerinde nezlenin daha uzun sürdüğü­nü saptamışlardır. Öte yandan burunlarını kâğıt mendille si­lenlerin nezlelerinin sanıldığı kadar kötüleşmediği de ortaya çıkmıştır.

şeker hastalıgı

Yazan: sessizce 04 Ağustos 2010  
Kategori: Sağlık

Eğer şeker hastasıysanız, ayak sorunları yönünden özel risk taşımaktasınız.
Şeker hastası olmayanlarda nadiren sorun oluşturan yaralar, deride su toplanması, nasır ve diğer durumlar, şeker hastalarında hızla ciddi tıbbi sorunların oluşmasına yol açabilir.

Sonuçta enfeksiyon ya da kangren gelişe­bilir ve ağır vakalarda ayak ya da bacağın ke­silmesi gerekebilir.
Aşağıda genel hatlarıyla anlatılan muhte­mel komplikasyonların belirtileri konusunda uyanık olun ve bunlardan biri ortaya çıkarsa hemen doktorunuza başvurun.

Bununla birlikte, insüline bağımlı şeker hastalığının ilk on yılında, ayak sorunlarının ortaya çıkma olasılığı düşüktür.

Dolaşım Bozukluğu
Uzun süredir şeker hastası olanlarda sık olarak bacağın küçük kan damarlarında do­laşım sorunları ortaya çıkar. Bu eğilim, 40 yaşın üstündeki şeker hastalarında kangren görülme sıklığının, neden normal nüfustan çok daha fazla olduğunu açıklamaya yardım­cı olur.

Dolaşım azalması, ayaklarda soğumaya ve mordan koyu kırmızıya kadar değişen bir renk değişikliğine neden olabilir.

Diabetik Nöropati
Şeker hastalığmdaki dolaşım bozukluğu­na, sinir dokusu kaybı ve ayaklarda hassasiyet eşlik edebilir (bazı hastalarda ellerde de).

Sonuçta, dokunma duyusunda ve ağrı, sıcak ve soğuğu his­setme yeteneğinde azalma olur; bacak ve ayaklarınızda du­yu kaybı meydana gelebilir.

Bu duyu kaybı; kesik, yanık ve diğer yara­lanma risklerini de
artırır.
Özen gösterilmeyen küçük yaralar iltihap lanır ya da ülserleşebilir.
Siz farkına varmadan, yanık veya donma olabilir.

Bu tür yaralanmaları önlemek için, kol ve bacaklarınızın sıcak ya da soğuğa maruz kalmamasına çalışın.

Charcot Eklemi
Diyabetik nöropatinin uzun vadede diğer bir ciddi komplikasyonu, Charcot eklemidir. Ender görülen bu sorun, sinirlerde zamanla oluşan harabiyetin sonucudur. Ayak kavsindeki küçük kemiklerin bütünlü­ğü giderek bozulur ve ayakta hızla şiş­me ve düztabanlık meydana gelir.

Charcot eklemi, fazla ağrı yapmasa da, yürüme güçlüğüne neden olur.

Ayak Enfeksiyonları
Araştırmalar henüz şeker hastalarının en­feksiyonlara daha duyarlı olduklarını ortaya koymamıştır, ancak enfeksiyonların şeker hastalarında genellikle daha ağır geçtiği ve tedaviye diğer insanlardan daha yavaş yanıt verdiği bilinmektedir.

Belirgin olarak artmış kan şeker düzeyi, muhtemelen enfeksiyon oluşumunu hızlan­dırmakta ve kötüleştirmektedir.

Kan şeker düzeyinin normal değerlere ya­kın sınırlar içinde tutulması, büyük olasılıkla enfeksiyonların kontrolünü olumlu olarak etkileyecektir.

En sık rastlanan sorunlar; ayak tabanında, ülserleşmiş doku üzerinde, tırnak çevresinde ve ayak parmakları arasında görülen apseler­dir.

Uygun bir ayak bakımı ile, bu sorunların büyük çoğunluğu önlenebilir ya da kompli-kasyonlar en aza indirilebilir.

Böbrek taşı erken doğuma yol açıyor

Yazan: sessizce 02 Temmuz 2010  
Kategori: Sağlık

Hamilelikte görülen böbrek taşı rahatsızlığı önlem alınmazsa erken doğuma bile sebep olabiliyor. Taş hastalığı, gebelerin %80-90’ında ikinci veya üçüncü trimesterde ortaya çıkmaktadır.

Damla Üroloji ve Böbrek Taşı Kırma Merkezi Medikal Direktörü Dr. Murat Bağışgil konu ile ilgili olarak “Kadınlarda böbrek taşı görülme oranı erkeklere göre son yıllarda çok daha fazla artmıştır. 1960 yılında erkek kadın oranı 5/1 iken günümüzde eşittir. Anne adayları, hamilelik öncesinde mutlaka taş kontrolü yaptırmalılar. Erken teşhis kötü sürprizlerle karşılaşma ihtimalini büyük oranda ortadan kaldırıyor.” dedi.

Dr. Murat Bağışgil,”Böbrek taşı görülme oranı normalde %2-3 tür; her yıl da yaklaşık 10 kişiden birinde taş hastalığı oluşmaktadır. Hamilelikte bu oranda değişiklik olmaz. Üriner taşlar gebelikte ağrılara, enfeksiyonlara, ara ara hastaneye yatma gereğine hatta erken doğuma bile neden olabiliyor.” şeklinde konuştu.

Taş oluşma sebebi hamilelerde, hamile olmayanlarla aynı olarak görülüyor. Bunlar; kronik idrar yolu iltihapları, ailevi yatkınlık gibi sebeplerdir. Taşların çoğu kalsiyum içerir. Hamilelik ilerledikçe daha sık görülür. İlk 3. ayda nadirdir. Taşlar daha sıklıkla sağda fakat her iki tarafta da gelişebilir. Hamilelikte böbrek taşı kırma operasyonunu gerçekleştirmek mümkün değildir, bu nedenle kişide taş olasılığı varsa gebe kalmadan taşların temizlenmesi gerekmektedir.

Dr. Murat Bağışgil; hastaların belirgin olmayan karın ve bel ağrısı ile birlikte şiddetli ağrı ile hastaneye başvurduklarını söylüyor. Böbrek enfeksiyonuna benzeyen bulantı, kusma, ateş, yan ağrısı gibi bulgular olabilir. Klinik tanı zor olabilir. Apandisit ve erken doğum zannedilebilir veya gebelik ağrısı olarak değerlendirilip taş olasılığı göz ardı edilebilir. Taşın tedavi edilmediği durumlarda ağrı uterus kasılmalarını başlatıp erken doğuma neden olabilir. Bu nedenle teşhiste ultrasonun yeri çok önemlidir.

Dr. Murat Bağışgil, “1950’li yıllarda kadınlarda taş görülme sıklığı erkeklere oranla 5te 1 iken günümüzde bu oran 2’de 1’e yükselmiştir. Dolayısıyla kadınlar da risk grubuna fazlaca girmiş bulunuyorlar. Dile getirmesi zor da olsa gebelikteki taş hastalığının bazı durumlarında şiddetli ağrı ile birlikte düşükler görülebilir. Bu nedenle tüm hamileler hamilelik öncesi mutlaka taş kontrolü yaptırmalıdır.’’

Gebeliğin herhangi bir döneminde böbrek taş hastalığının ortaya çıkması oranı her 200-2000 gebelikte 1 olarak kabul edilmektedir. Bu oran gebe olmayan doğurganlık çağındaki kadınlarla aynıdır. Taş hastalığının fazla görüldüğü riskli yer ve kişilere bağlı olarak görülme oranı da değişmektedir. Gebeliğin her döneminde ortaya çıkabilmekle beraber en sık son 3 ayında taş hastalığı saptanmaktadır. Erken doğuma neden olma olasılığı %40 a kadar yükselebilmektedir. Gebelikte en sıklıkta rastladığımız taş cinsi kalsiyum fosfat taşıdır(%74), daha sonra kalsiyum oxalat gelmektedir(%26).

Gebelik sırasında böbreklerde neler olmaktadır?

Gebelik sırasında böbreklerimizde hem fonksiyonel hem de anatomik değişiklikler olmaktadır. Yaklaşık %90 oranında gebeliğin 6-11. Haftasından başlayarak sağda daha sık olmak üzere her 2 böbrekte genişleme (gestasyonel hidronefroz) görülmektedir. Böbreklerdeki bu genişleme doğumdan 4-6 hafta sonra normale dönmektedir. Bu genişlemenin başlıca nedeni uterusun bebekle beraber büyümesine bağlı olarak üreter adını verdiğimiz idrar yoluna baskı yapmasıdır.

Gebelik sırasında vücuttaki hormonal değişiklikler ve kalp hemodinamiğindeki artışa bağlı olarak böbrek kan akımında yaklaşık %20-25’lik bir artış olmaktadır. Böbrek kan akımındaki bu artış beraberinde taş oluşumunu artıran maddelerin de idrarda daha yoğun şekilde bulunmasına yol açmaktadır. Ancak ilginç olan nokta taş oluşturan moleküllerin (kalsiyum, fosfat, oksalat vb) idrarda daha fazla bulunmasına rağmen gebelerde taş oluşumu sıklığının veya riskinin artmaması ve taş görülme sıklığının gebe olmayan kadınlarla eşit olmasıdır. Bunun nedeni gebelik sırasında oluşan hormonal ve metabolik değişikliğin ayrıca artan günlük idrar hacminin taş oluşumuna neden olan bu maddelerin etkinliğini azaltmasıdır.

Gebelik sırasında taş hastalığının belirtileri
Taş hastalığı gebelerin %80-90’ında ikinci veya üçüncü trimesterde ortaya çıkmaktadır. Son zamanlarda yapılan geniş bir araştırma sonucuna göre en sık rastlanan belirti %95 ile idrarda gözle görülen veya mikroskopik düzeyde kan olmasıdır. Bunu %89 ile yan ağrısı takip etmektedir. Yan ağrısının yanlış değerlendirilmesi nedeniyle yaklaşık %28 hastada taş tanısı atlanabilmektedir.

Taşların görüntülenmesinde günümüzde en etkili yöntem olan Bilgisayarlı Tomografi gebelerde radyasyon içerdiğinden dolayı yapılmamalıdır. Bunun yerine taşları görüntüleme oranı daha düşük olan ancak radyasyona maruz bırakmayan ultrasonografi kullanılması gereken görüntüleme tekniğidir.

Görüntülemede en yeni yöntem Manyetik Rezonans Urografi’dir. Kuvvetli taş şüphesi olan ancak ultrasonografi ile taşları görüntülenemeyen gebelerde son zamanlarda kullanılmaktadır. Manyetik Rezonans Urografi ile idrar yolu taşlarını yakalama oranı neredeyse %100’dür.

Gebelerde taş tedavisi

Taş yakınması olan gebelerin %70-80’inde basit tedavi ve önlemlerle taşı düşürmek mümkün olmaktadır. Ancak %20-30 hastada daha ileri ilaç tedavileri veya girişim gerekmektedir.

En sık uyguladığımız yöntem taşa bağlı ağrıları ve böbrek tıkanıklığının giderilmesi amacıyla üretere stent yerleştirilmesidir. Bunun yapılaması durumunda ise böbreğe vücut dışından tüp yerleştirilmesidir.

Gebelerde nadiren de olsa endoskopik olarak taşın çıkarılması uygulanabilmektedir. Üreteroskopi yöntemi ile taşa ulaşılıp laser veya pnömotik(hava akımı) yöntemle taş parçalanmakta ve sorun giderilmektedir.

Gebelik sırasında taş görülmesinin en önemli sonucu erken doğum tehdidine yol açmasıdır. Taşın başlattığı ağrı ve kasılmalar uterusta doğum kasılmalarının erken başlamasına yol açabilmektedir.

Doğurganlık çağındaki tüm kadınların özellikle ideal kilosunun üzerinde olanlar, Şeker hastalığı; Kolesterol yüksekliği veya metabolik bozukluğu saptanan veya ailesinde taş hikayesi bulunan kişilerin gebelik öncesi böbrek taşı varlığı açısından mutlaka check-up yapılması gerekmektedir.

Taş hastalığı gebelik öncesinde saptandığı takdirde kolaylıkla tedavi edilmesine rağmen gebelikte ortaya çıkması durumunda hem anne hem de bebek için ciddi risk oluşturabilmektedir. Dolayısıyla küçük veya büyük vücuttaki tüm taşların gebelik öncesi tedavi edilmesi oluşabilecek tüm riskleri yok etmektedir.

Televizyon kalbi yoruyor

Yazan: sessizce 02 Temmuz 2010  
Kategori: Sağlık

İngiliz araştırmacılar, günde ortalama dört saatlik TV izlenme süresinin bir saat azaltılmasının bile kalp hastalığından ölüm riskini yüzde 8 oranında azaltabildiğini belirttiler.

İngiliz araştırmacılar, televizyon karşısında geçirilen her bir saatin kalpten ölme riskini yüzde 8 oranında artırdığını ortaya çıkardı.

Daily Telegraph’ta yayımlanan habere göre araştırmacılar, günde televizyon başında geçirilen her bir saatin kalp hastalıklarından ölüm riskini yüzde 7 oranında artırdığını saptadı.

Televiyon izlemekle kalp hastalığı arasındaki bağlantının, egzersiz yapılmaması, obezite, şeker hastalığı ve sigara içilmesi durumları hariç tutulduğunda da geçerliliğini koruduğu belirlendi.

Buna göre, TV seyretmek kalp hastalıklarıyla doğrudan bağlantılı ve bu durum sadece televizyon seyrederken hareketsiz kalınmasından kaynaklanmıyor.

Araştırma, Tıbbi Araştırma Konseyi tarafından Norfolk’taki orta yaşlı kadın ve erkeklerden oluşan 13 binden fazla kişi arasında yapıldı. Araştırma 10 yıl sürdü ve bu sürede 13 bin 197 katılımcıdan 373 kişi, yani her 35 kişiden biri kalpten öldü.

Bu ölümlerden 30′unun günde 4 saat yerine bir saat TV izlemesi halinde önlenebileceği belirtildi.

Araştırmayı kaleme alanlardan Dr. Katrien Wijndaele, insan vücudunun uzun süreler oturmaya göre yaratılmadığını belirterek, bilgisayar başında veya otomobilde otururken de aynı riskin söz konusu olup olmadığını anlamak için başka araştırmalar yapılması gerektiğini söyledi.

International Journal of Epidemiology dergisinde yayımlanan araştırmanın diğer yazarı Dr. Ulf Ekelund da, “Benim kalp krizinden ölme riskim normalde yüzde 10 ise ve günde 4 saat TV izliyorsam, riskim yüzde 13′e çıkacak” dedi.

Cinsel ilişki kalbi zorluyor

Yazan: sessizce 02 Temmuz 2010  
Kategori: Sağlık

Uzmanlar, kalp hastalarının, ideal pozisyonda cinsel ilişkide bulunmasını, ilişki öncesi yeterince istirahat etmesini, seks öncesi yeterince ön sevişme yapmasını ve yemekten en az 1-3 saat sonra cinsel ilişkiye girmelerini öneriyor.

Hareketsiz yaşam ve evlilik dışı ilişkilerin yanı sıra cinsel birleşme pozisyonu da kalp krizi riskini tetikliyor.

Cinsel ilişkinin az da olsa kalp krizi riskini artırdığı belirlenirken, sağlıklı bir kişide cinsel aktivitenin orta dereceli bir egzersize eşdeğer olduğu ortaya çıktı.

Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Kliniği’nden Doç. Dr. Ali Atan ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği’nden Dr. Tuncay Delibaşı, “Cinsel aktivite kalbi ne kadar zorluyor?” konulu bir araştırma yaptı.

Modern yaşamda stres ve beslenme alışkanlıklarının kalp hastalığı riskini arttırdığını ve kalp hastalığı yaşının azaldığını vurgulayan araştırmada, kalp krizi sonrasında hem hastalar hem de partnerlerinin cinsel aktivite de dahil olmak üzere tamamen normal yaşamlarına geri dönmeleri konusunda oldukça endişeli ve çekimser kaldıklarının altı çizildi.

Pek çok çiftin hatalı olarak cinsel aktiviteyi riskli ve tehlikeli bulduklarını ifade eden araştırmada, kalp hastalarının temel korkularının cinsel yetersizlik veya cinsel aktiviteye bağlı kardiyovasküler hastalığın tetiklenmesi olduğu kaydedildi.

Araştırmada, bu durumun gerginlik oluşturduğunu, kişiyi cinsel aktiviteden uzaklaştırdığını, özellikle hastalarda depresyona ve öz güven kaybına neden olduğu gibi çiftler arası ilişkileri ciddi derece bozduğu belirtildi.

Cinsel aktivite esnasında kalp hızında, kan basıncında ve oksijen tüketiminde bazı değişiklikler meydana geldiğini belirten araştırmada şu tespitlere yer verildi:

“Genelde sağlıklı bir kişide cinsel aktivite hafif-orta dereceli bir egzersize eşdeğerdir. Bir süre öncesine kadar 2 katlı bir merdiven çıkan kişinin rahatça cinsel aktivitede bulunabileceği kabul edilirdi. Ancak merdiven çıkma ile cinsel aktivite birebir aynı değildir.

Cinsel aktivite esnasında emosyonel faktörlerde söz konusudur ve dolayısı ile harcanan enerji miktarı daha fazla olabilir. Sağlıklı bir kişide maksimum egzersiz kapasitesi 15.5 MET’dir. Cinsel aktivitenin preorgazmik fazında 2-3 MET, orgazmik fazında ise 3-4 MET’lik bir harcama olmaktadır. Genç çiftlerde bu harcama 5-6 MET e kadar artabilir.

Cinsel ilişki esnasında kardiak nabız (KN) 120-130/dk, arteriyal kan basıncı (TA) 150-180 mmHg arasında bulunmuştur. Standart bir cinsel ilişkide bu piklerin ortalama 3-5 dakika sürdüğü ve MET değeri 5-6 olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın sonucuna göre cinsel ilişkiye bağlı TA ve KN egzersizin herhangi bir formunda olduğu gibi arttığı, düzenli egzersiz yapan kişilerde MI riskinin azaldığı belirtilmiştir.

Laboratuar ortamında cinsel aktiviteye bağlı meydana gelen hemodinamik ve metabolik cevaplar 10 sağlıklı erkekte araştırılmıştır. Bu amaçla kalp hızı ve oksijen tüketimi, self stimülasyon, partner stimülasyonu, kadın üstte iken cinsel ilişki ve erkek üstte iken cinsel ilişki sonrasında değerlendirildi.

Self veya partner stimülasyonu ile pik kalp hızı artışı 102 /dk, orgazm durumunda pik kalp hızı artışı erkeğin üstte olduğu koitus (cinsel birleşme) esnasında 127 /dk, kadının üstte olduğu koitus esnasında 110/dk bulundu. Koital aktiviteler, yürüme bandı esnasındaki egzersiz testiyle karşılaştırıldığında oksijen tüketimi non-coital cinsel aktiviteler için yüzde 11-12, erkeğin üstte olduğu koitus esnasında yüzde 22, kadının üstte olduğu koitus esnasında yüzde 16 artmıştır. Erkeğin üstte olduğu koitusta 3.3 MET, kadının üstte olduğu koitusta 2.5 MET, non-koital cinsel aktiviteler için 1.7 MET harcama saptanmıştır.

Sonuç olarak, kalp hızı artışı ve oksijen tüketimi non-koital aktiviteler ile kadının üstte olduğu koitus esnasında benzerdir, ancak erkeğin üstte olduğu koitus esnasında daha fazladır. Sağlıklı, 50 yaşındaki bir erkekte yıllık MI riski yüzde 1′dir. Haftada bir yapılan cinsel ilişki ile bu risk sadece yüzde 1.01′ e artar. Kalp hastalığı olan ve MI için yüksek riskli kişilerde MI görülme oranı yüzde 10′dur ve cinsel ilişki ile bu oran yüzde 10.1′ e çıkar. Bu riskin geçerli olduğu süre cinsel ilişki sonrası 2 saattir. Bu sürenin bitiminde risk ortadan kalkar. Sonuç olarak risk geçici bir sürede vardır ve düzenli egzersiz ile bu geçici risk daha da azaltılabilir veya ortadan kaldırılabilir.”

Araştırmada, kalp krizi geçiren bin 700 hasta üzerinde yapılan araştırmada, hastaların yüzde 60′ının bilinen bir maruziyeti olmadığı, yüzde19′u uyurken, yüzde 11.6′sı psikolojik strese maruz kaldığı dönemde, yüzde 4.9′u ağır egzersiz yaparken, yüzde 2.4 kızgınken ve sadece yüzde1.5′u ise cinsel ilişki sırasında kalp krizi geçirdiği belirlendi.

Cinsel aktivite esnasında kalp krizinin nasıl meydana geldiğinin tam olarak bilinmediğinin altı çizildiği araştırmada, en çok kabul gören şu teori ortaya atıldı:

“Öncelikle hemodinamik stres artışı olur. Buna bağlı kan basıncı, kalp hızı ve sonuçta da miyokardın oksijen tüketimi artar ve vazokonstrüksiyon olur. Takiben trombositlerin agregasyonu da artar ve koroner arterlerde bulunan aterom plaklarında rüptür ve kopma meydana gelir. Bu teoriye dayanarak, kalp hızını ve kan basıncını azaltan ve trombosit agregasyonunu inhibe eden ilaçlar MI’a bağlı oluşan riski azaltacaklardır. Ayrıca kalp hastalığı sonrası cinsel rehabilitasyon da çok önemlidir. Bu amaçla, hasta ve partneri rahatlatılmalı, cinsel yaşamın yeniden kurulması yavaş yavaş olmalı ve performans anksiyetesi önlenmelidir. Ayrıca iyi istirahat, ön sevişme ve yemekten en az 1-3 saat sonra cinsel ilişkide bulunma da riski azaltmada faydalıdır.

Sonuç olarak; standart partner, alışık ortam ve düzenli periyotlarla yapılan cinsel ilişki hafif-orta dereceli bir kalp sorunu oluşturur.

Bu yük ciddi bir risk oluşturmaz ve orta dereceli bir egzersize karşılık gelir. Cinsel ilişkiye bağlı MI riskini azaltmak için düzenli egzersiz ile egzersiz kapasitesini arttırmak çok önemlidir. Hareketsiz yaşam, evlilik dışı ilişkiler, koitus (cinsel birleşme) pozisyonu MI riskini arttırır.

Uzun süreli fiziksel ve cinsel olarak aktif olmayan kişilerde cinsel aktivitenin yeniden başlatılmasından önce dikkatli bir medikal değerlendirme ve takip yapılmalıdır. Koroner anjioplasti veya bypass cerrahisi sonrası nitrat almayan, yeterli egzersiz kapasitesine sahip, asemptomatik erkekler sildenafil kullanabilirler ve cinsel ilişki yasağı yoktur.

Seks esnasında ağrı olursa seks sonlandırılmalı ve hasta hemen hekime başvurmalıdır. Bilinen koroner hastalığı veya MI öyküsü olan kişilerde yeni MI geçirme riski, düzenli egzersiz, antikoagulan ve B bloker kullanımı ile azaltılabilir. Ayrıca alkol ve sigaranın kesilmesi ve obesitenin tedavisi de fayda sağlar. Bu hastalar hala endişeli iseler bunu gidermek için egzersiz testi yapılarak ikna edilebilirler.”

Hamilelikte kil çocuğu sakat yapıyor

Yazan: sessizce 02 Temmuz 2010  
Kategori: Sağlık

Bazı hamile kadınların, eskiden çamaşır yıkamada kullanılan kili demir eksikliğini giderdiğine inanarak yediği ve bu durumun da düşüklere ve sakat doğumlara yol açabileceği bildirildi.

Selçuk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Çolakoğlu, kadınların hamileliliğin ilk aylarında, bazı maddelere aşerdiğini ve koku duyarlılığının arttığını belirterek, “Bazı kadınlar, hamileliği sırasında çeşitli yiyeceklerle, bazı maddelere karşı duyarlı olur ve kokusunu duyduğu maddeleri yemek ister.

Bazı kadınlar aşermeleri nedeniyle sigara külü, toprak ve kireç gibi maddeleri bile yemeye kalkabilir” diyor.